Ana sayfa YAŞAM KÜLTÜR - SANAT Sıradışı bir portre: İsmet Özel

Sıradışı bir portre: İsmet Özel

1026
0
PAYLAŞ

“İçinde yaşadığımız çağ İslam’ı arayanların onu ancak  kitaplarda, Müslümanları arayanların onları ancak mezarlarda bulabildiği bir  çağdır.”  (İsmet Özel)

İsmet Özel; solcuların bir türlü vazgeçemediği ve sağcıların ne tam olarak anlayabildiği ne de anlaşıldığı zamanlarda kabullenilebilen bir isim.

İsmet Özel, 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuş bir şair.

Önce sosyalist sonra müslüman

30’lu yaşlarına kadar Sosyalist, daha sonra Müslüman olmuş, bu değişim edebiyat çevrelerince uzun yıllar konuşulmuştur. İslamcı camianın İsmet Özel’i benimsemesinde Sezai Karakoç’un önemli bir rolü olduğu muhakkak.

İsmet Özel 1969’da Evet İsyan’da şiirlerini toplamış ve çizgisini ilan etmiştir.

1970 yılında Ataol Behramoğlu ile birlikte devrimci sanatı savunan “Halkın Dostları” dergisini çıkardı.

1974 yılında Müslüman dünya görüşünü yansıtan Diriliş dergisinde “Amentü” başlıklı bir şiir yayımladı.

1984’te Celladıma Gülümserken yayınlanır, 1987 yılında Erbain’i yayınlar İsmet Özel, Amentü de dahil 40 yılın şiirleri toplanır bu kitapta.

Aradan uzun yıllar geçer ve 2000 yılında Bir Yusuf Masalı yayınlanır ardından da 2005 yılında ise Of Not Being A Jew (Yahudi Olmamak) yayınlanır.

Köşe yazarı: İsmet Özel

Yeni Devir Gazetesi’nde başlayan, Milli Gazete, Yeni Şafak ve Gerçek Hayat’la devam eden yazarlık serüveni 4 Ağustos 2003 tarihli “Bir Zamanlar Bir İsmet Özel Vardı” (Milli Gazete) yazısıyla son bulur.

İstiklâl Marşı Derneği Başkanı: İsmet Özel

İstiklâl Marşı Derneği’nin “nerede” olduğunu kavramadan “ne” olduğunu bilemeyiz. Nasıl Türk milletinin düşmanları tarafından tarihten silinmeye mahkûm edildiği bir yerde İstiklâl Marşı doğduysa, İstiklâl Marşı Derneği de doğum yeri olarak aynı yeri seçti. Bugün Türk milletine mensup olmanın zaruri ihtiyaç haline geldiği şartlarda yaşıyoruz. Her kim bir millete, bu millet hangisi olursa olsun, mensup olmanın bir tercih konusu olmadığını iddia ediyorsa, söz konusu “millî varlık” hususunda ya gaflete veya hıyanete düşmüş demektir. İstiklâl Marşı’nın yazıldığı günlerde “Ben Türk değilim” diyerek yiyecek ekmek bulmayı ümit edenler vardı. Aradan yüz sene geçmeden ekmek davası mahiyet değiştirdi. Global dünyada kâfirler “Ben Türk değilim” diyen herkesin ekmeğine yağ sürüyor. Bu durumu kirlilik telâkki eden ve kendisiyle kir arasında fark edilir bir mesafe bırakan kişiler İstiklâl Marşı Derneği’nde toplanıyor.

İstiklâl Marşı Derneği milletinin emrinde olmayı şeref sayanların derneğidir. Bu hüküm karşısında bir itiraz yükselecek ve milletinin emrinde olmayı şeref sayanların İstiklâl Marşı Derneği üyelerinden ibaret saymanın hatalı olduğu söylenecektir. Bu itirazın görüşümüzü değiştirecek derecede kuvvet toplayamayacağını savunuyoruz. Bizden başka milletinin emrinde olmayı şeref sayanlar elbette var; ama sadece bizler, İstiklâl Marşı Derneği üyeleri, Türk milletinin emrinde olmayı şarta bağlamayanlarız. Bu şart “devlete itaat” olsa bile.

Son köşe yazısı: Bir Zamanlar Bir İsmet Özel Vardı

“Yazı yazmak” demiş E.L.Doctorow, “geceleyin araba sürmeye benzer. Önünüzü sadece size farların gösterdiği yere kadar görebilirsiniz; ama bu suretle seyahatin tamamına erersiniz.” Bu söze itibar edeceksek, ben de geldim geleceğim yere kadar, bitirdim gezimi.

Benim için gazete yazarlığı bağlamındaki seyahat tamamlandı. Bundan sonra gazete yazısı yazmayacağım. Yirmi altı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahalline bir şekilde oturduğum bu arabayı sürmem için hiçbir ahlâki gerekçe kalmadı artık. Neydi gazete yazısı yazmamdaki ahlâki gerekçe? İslamî siyaset yaklaşımı başını dik tutmak istiyorsa, ona destek olmaktı. Çok önemli ve işlev değeri çok yüksek bir işe giriştiğimi düşündüm. Yıllar ve yıllar boyunca çabalarımı hafife almadım. O kadar ki benden başka bir başka kalemle ikame edilebilecek bir tek satır yazmadım.

Devran döndü ve benim niyetlerimle olduğu kadar, benim ciddiyetimle ortamın ahvali arasında herhangi bir irtibat bulunmadığı ortaya çıktı.

Bu sebepten dolayı hakkımda “Bir zamanlar bir İsmet Özel vardı..” denilmesi pek yakışık almaz. Ben ortalıkta dönüp duran işlere, çevrilen dolaplara bulaşmadım. Buna mukabil adı duyulmuş biri haline geldim. Adım elbet gizli kalmayacaktı. Lakin benim hedeflediğim şey adımın yaygınlaşması değildi, varlığımın neyle uğraştığının farkına varılmasıydı. Gazete yazısı yazmaya başladığım günden bugüne aradan yirmi altı yıl üç ay geçti. Sonuç benim açımdan ve benim beklentilerim açısından pek parlak değil.

Aslına bakarsanız, sonucun parlaklıktan uzak kalmasını ben istedim. Bidayetten itibaren basın hayatında kendine yer açmak isteyenlerden biri değildim. Eğer nefsanî tatmin söz konusuysa edebiyattaki yerim buna kifayet ediyordu. Üstelik neye emek verdiğimi anlamayan insanların benim adımı ağızlarına almalarından oldum olası büyük bir rahatsızlık duyarım, ilk yazımda dedim ki kitle iletişim araçları vesilesiyle yazı işine giren bir Müslüman’ın vazifesi dikkate değer şeyler yazmak değil yazdıklarıyla dikkatlerin Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaşmasını sağlamaktır.

Dikkatler benim yazdıklarım vesilesiyle Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaştı mı? Hayır, hiç öyle olmadı. Meseleye “itibar” açısından bakarsanız yirmi altı senelik gazete yazarlığım pek parlaktır. Meseleyi önümüze “hakikate yönelmek” hassasiyetiyle koyarsak ortada tam bir fiyasko vardır. Demek ki girdiği yazı işinin altından kalkamamış bir Müslüman sayılırım. Neden? Şimdiye kadar elimden, dilimden ve sair azalarımdan ne kadar gavurluk (!) sadır oldu ise hepsinin bir alıcısı çıktı.

Gel gelelim, Türklüğüme müşteri bulamadım. Bu başarısızlığı devam ettirerek daha çok rezil olmaya katlanamam. Şimdiye kadar gazete yazarlığı dolaylarındaki işi kovalamamın sebebi sabır göstermemdi. Sabır dediğimiz şey sonu olan bir şeydir. Zamanı gelince sabır taşar. Belli şartlar oluştuğu halde sabrı taşmayan insan eğik bir boyunla ve mağlubiyetle yaşamayı seçen insandır. Artık siyasete dair yazı yazmayacağım. Yazdıklarım hakkında her gün biraz daha battıkları cehaletten aldıkları cesaretle mülahazalarını beyan etme hevesine kapılan kimselere söyleyecek sözüm yok. Onlara artık tahammül edemiyorum. Şimdiye kadar kendilerine gelmelerini, kendilerini bilmelerini ümit ettim. Ümidim boşa çıktı.

Kendini bilenin rabbini bildiği gerçeği bizi aynı zamanda rabbini bilenin kendini bildiği gerçeğine götürmez mi? Hayır, götürmez. Giderek tersi olma ihtimali yüksektir, yani rablerini bilmeyi öne alan kimseler kendilerini unutma akışında ilk sırayı doldururlar. Dikkat edin, “r” harfini büyük yazmadım. “Rabbim Allah, kitabım Kur’an” diyenleri ortamdan ayrı tutuyorum. İçinde yaşadığımız çağ İslâm’ı arayanların onu ancak kitaplarda, Müslümanları arayanların onları ancak mezarlarda bulabildiği bir çağdır. Hal-i hazırda kimin terbiyesi altında bulunuyorsak (bir zamanlar bulunmuşsak değil) rabbimiz odur. Demek ki ne ile terbiye edildiğimiz hakkında edineceğimiz her malumat rabbimizi tanıma yönünde bir miktar ilerlememize sebep olacaktır. Terbiye edeni de terbiye eden vardır diye düşünmekten kendimizi alamayız. En iyisi bir başkasının terbiyesi altında olmayanın terbiyesi altına girmektir.

Demek ki kültürün kökeni bizi ilk elden ilgilendirir. Buradan kalkarak aldığımız terbiyenin Türklüğümüzün derecesini de belli ettiğinin farkına varırız. Türkiye’de yaşayanların ne kadarı Türk’tür? Siz bu soru üzerinde düşüne durun. Ben sizin durduğunuz yerden tedirgin oldum, başka yere gidiyorum.
04/08/2003 Milli Gazete

En sevilen şiirlerinden sadece bir tanesi: Evet, İsyan

Demirden sağnaklar altında uyur sevdiğim
göğsünde hazin ayak izleri eski Şubatların
onu yaralar kıpırdatıyor
ve o sertelmektedir yaralardan
kasıklarına boşalmaktadır nal sesleri.
Keserle yontulmuş bir ağzı var sabahın
varınca bayrakları, marşları duyuyorum
başım çılgınca sarsılan dallarla uğraşıyor
durup dineliyorum bütün taframla
bütün taframla, bütün yumruklarım, bütün
hantal yüreklerin olduğu orda.
Kesik kolları var aşkın
döl ve inat barındıran.
Hırpani bir okşayışla akşam
yanaşınca çocuklara
ben karakavruk yüzümün arkasında
kırbaçlayarak büyüttüğüm ağrıyı bırakıyorum
bana ne çerçilerden, çerilerden, kullardan
halksa kal’am onu kal’a kılan benim
boşanır damarlarıma yılların kahraman gürültüsü

….

Kısa hayat hikayesi

1944’de, Söke’li bir polis memurunun altıncı çocuğu olarak Kayseri’de dünyaya gelir. İlk ve orta öğrenimini Kastamonu, Çankırı ve Ankara’da tamamlar. Öncelikle Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde okuduysa da mezun olacağı okul Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı olacaktır. On sekiz yıl Devlet Konservatuarı’nda Fransızca okutmanlığı yapar, ilk şiiri 1963’de Yelken Dergisi’nde yayınlanır. Bu tarihle birlikte ; yazın, düşün ve sanat dünyasındaki serüvenine başlamıştır. İlk kitabı Geceleyin Bir Koşu’yu 1966 yılında, büyük yankılar uyandıran ikinci kitabı Evet, İsyan’ı ise 1969 yılında yayımlar. 1970’de yakın arkadaşı Ataol Behramoğlu ile birlikte Halkın Dostları dergisini çıkarır. 1974 yılına gelindiğinde ise , o zamana dek içerisinde bulunduğu ve savunduğu sosyalist düşünce çizgisini geride bırakarak fikri ve ruhi bir değişim yaşayacaktır. Bu tarihten sonra yazı ve sanat hayatına, İslami düşünce çerçevesinde devam eder. Bu düşünce yapısı aynı zamanda ona yeni sorumluluklar da yüklemiştir. Bu sorumluluk bilinci ile 1977’de Yeni Devir gazetesinde günlük fıkralar yazar, yine aynı gazetede Abdullah Çıdamlı müstear ismi ile çeviriler yapar, Pazar günlerine özel kültür sayfaları hazırlar. 1985 yılında Milli Gazete’de Cuma Mektupları’na, 1997 yılında Yeni Şafak Gazetesi’ndeki günlük fıkralarına başlar. Yazdığı deneme kitabı Taşları Yemek Yasak ile Türkiye Yazarlar Birliği Deneme ve 2005’de üstün hizmet ödülünü kazanır. 1995’de Şilili Ozan Gabriela Mistral nişanı alır. Siyasi yazıları 2003 yılına dek kısmi aralıklarla çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmıştır. Halen İstiklal Marşı Derneği’nin genel başkanlık görevini yerine getirmektedir.

Evli ve dört çocuk babası, iki çocuk dedesi İsmet Özel, Çengelköy’deki evinde düşünce ve sanat hayatına devam etmektedir.

 

Yorumlar

yorumlar