Ana sayfa Manşet Ey Diyanet… Eğer Geldiysen Kapımıza Üç Defa Vur…!

Ey Diyanet… Eğer Geldiysen Kapımıza Üç Defa Vur…!

3334
0
PAYLAŞ
karpayilobisi
Kar Payı Lobisi / @karpayilobisi

“Kendimi her zaman mutlu hissederim, 
Çünkü kimseden bir şey ummam,
Beklentiler daima yaralar.”
Şeyhpîr 16. yy
  
Şöyle bir giriş yapalım; katılım bankaları, piyasadaki diğer şirketler ve bankalar gibi kâr amacı güden kurumlardır. (“Vay be ne önemli bir tespit. Bizim niye aklımıza gelmedi daha önce bu?” dediğinizi duyar gibiyim. Sözümü kesmeyin tez canlı “okurlarım”, az sabredin, bir yere bağlayacağım.) Şimdi, katılım bankalarını diğer kâr amacı güden kurumlardan ayıran fark, yasal mevzuatlarının haricinde bir icazî mevzuatlarının olmasıdır. Yani katılım bankaları öyle her istedikleri işlemi yaparak kâr hanelerine yazamazlar. Kâr üretme ile ilgili sınırlamaları vardır. Bu sınırlamalar şer’i kurallar ile belirlenir ve fetva kurulları uygulamaların şeriata uygun olup olmadığına karar verir. İşte problem bu noktada başlar. Her katılım bankası farklı fetva kurulları oluşturduğundan uygulamalarda bir yeknesaklık bulunmamaktadır.
 
Yeknesaklık olmamasının başlıca iki nedeni var. Birincisi her fetva kurullarının farklı yorumlamalarda bulunması ki bu sadece katılım bankalarına has olan bir durum değil. Gündelik yaşantımızda da fetva makamındaki hocalarımız diğerlerinin fetvalarını çok beğenmezler. Tenkit ederler. Bu yüzden tüm amelî ve itikadî mevzularda görüş ayrılıkları mevcuttur. Bu genel durum katılım bankacılığı özelinde de kendini gösterir. Dolayısıyla da katılım bankaları farklı uygulamalar yaparlar. Asıl problem bundan sonra başlar. Müşteri bir katılım bankasında helal olarak gördüğü uygulamanın diğer bankasında caiz olmadığını görünce bu işin yorumlanabilir olduğunu düşünür. Katılım bankalarının bu birbirleriyle çelişen durumları müşterilerinin sisteme olan inançlarını azaltır. Hatta bazen fetva kurulları bir şeye önce helal deyip sonradan haramdır dedikleri bile vakidir. (Bkz. Hayrettin Karaman GES fetvaları)  Dışarıdan fikri sorulan hocalar da konuyu bilmediklerinden işi iyice içinden çıkılmaz bir hale getirirler.
 
İkinci neden ise, ulemanın ittifak ettiği konularda bile, kontrol eksikliğinden dolayı, katılım bankaları kendi içlerinde farklı uygulamalar yapmalarıdır. Yani hocalar verdikleri fetva doğru mu uygulanıyor diye kontrol etmezler. Zaten zannımca böyle bir dertleri de yoktur. Kısaca sistem şöyle işler, bir ürün ile ilgili süreç yazı ile veya sözlü olarak hocaya gönderilir hoca da cevaben caizdir veya değildir der. Uygulamada nasıl olduğu ile ilgilenmez. Uygulama katılım bankalarının kendi elindedir. Her yiğit kendi yoğurt yiyişine kendi karar verir. Özellikle kamu katılım bankalarının oluşturulması aşamasında ortak fetva kurulu kuralım ve birlikte hareket edelim diye bir fikir uzunca bir süre ortalıkta dolaştı. Ama artık kimse ondan da bahsetmez oldu.
 
Kıymetli “okurlar”, tüm yukarıda yazdıklarımdan sonra kafamda bir şey çağrışıyor ama bir türlü bulamıyorum. Yani dilimin ucunda… Fetva, hoca, amel, itikat, icazet, şeriat… Bunların hepsi bir şey çağrıştırıyor ama ne? Durun lütfen söylemeyin ben kendim bulacağım. Söylerseniz küserim! Yani bu kavramlar hangi paydada birleşir?  Hangi kümenin ortak elemanıdır? Hay Allah tabi yaa: Diyanet İşleri!
 
Anlayamadığım nokta şu değerli “okurlar”; isminin başında “İslami” yazan kurumlar var, bu kurumlar şeriata göre hareket ettiklerini iddia ediyorlar, uygulamaları ile ilgili fetva kurulları oluşturulmuşlar ama bu durum Diyaneti hiç rahatsız etmiyor. Müftülüklerin Alo Fetva hattını arayıp hocam ev alacağım param yok ne yapayım diye sorduğunuzda telefonun diğer ucundaki hoca efendi sizi katılım bankalarına yönlendiriyor ama katılım bankalarının ne yaptığı hakkında en ufak bir fikri yok. Toplumun her katmanını ilgilendiren, kitlelere mal olmuş bir konuyu hiç üstüne alınmamak, sus pus durmak bu konunun birinci muhatabını hiç rahatsız etmiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bir makam var: Din İşleri Yüksek Kurulu. Hey yavrum hey… İsminin heybetinden yanına yaklaşılmıyor. Koca koca hoca efendiler orada kıl, tüy, yün konularıyla ilgilenmekten İslam Ekonomisi nedir, nasıl olmalıdır, ne işe yarar akıllarına gelmiyor.  Ekonomi, finans, bankacılık dediğinizde ölü taklidi yapıyorlar.
 
Yahu, Allah size insaf versin, demeniz lazım ki, Ey Katılım Bankaları;
 
·       Bu ülkede adının başında İslami ifadesi bulunan her hususta biz birinci muhatabız.
·       İslamiyiz diyerek milyonlarca Müslümandan para kazanıyorsanız bize karşı sorumlusunuz. Çünkü biz de millete karşı sorumluyuz. Çünkü insanlar bize güveniyorlar, bizden aldıkları cevaz ile amel ediyorlar.
·       Gelin bize sisteminizi anlatın, görelim ne kadar İslamisiniz.
·       Uygun görülmeyen hiçbir uygulamanız akredite edilmeyecek ve yanlış uygulamaları ifşa edeceğiz.
·       Sadece anlatarak elimizden kurtulamazsınız, hepinizin bünyesinde murakıplar bulunduracağız. Anlık olarak işlemlerinizi izleyeceğiz ve rapor alacağız.
 
Sadece bankacılık mı? Bence hayır. Adının başında İslami geçen ne kadar fon, sigorta, emeklilik, borsa şirketi varsa hepsinde aynı uygulamaların yapılması gerekir. Geçen gün televizyonda bir forex şirketi İslami olduğunu iddia ediyordu. Olabilirler de… Ama bunu kime soracağız? Din İşleri Yüksek Kurulundaki hoca efendilere forex nedir, futures işlemleri caiz midir, warrantlara bakışınız nasıldır diye sorsak elleri ayaklarına dolanır.  
 
Hazır gaza gelmişken biraz daha konuyu dağıtalım mı yürekli “okurlar”?
 
Mesela İslami otel olduğunu iddia ederek Müslümanlardan para kazananlar var. Diyanet bunlara da akreditasyon yapsın. Öyle yüzme havuzlarını ayırıp, kuytuya bir mescit koymakla kurtulamazlar. İsraf haramdır değil mi? İsrafçı bir müessese ne kadar İslami olabilir? Yedirip içirdiklerinin hepsi helal sertifikalı mı? Son yıllarda hızla artan muhafazakar burjuvazinin paralarını cukkalamaya çalışan şirketlerin İslami ifadesini kullanırken iki kere düşünmesini gerektirecek düzenlemelerden bahsediyorum. İslami olduğunu iddia eden bir kurumun işini en güzel, en tertipli, en muntazam şekilde yapması gerekir. Çünkü İslam’a bu yakışır.
 
Diyanet çok yıpratılmasına karşın hala insanların itibar ettiği bir kurum ve ülkemizde çok önemli bir fonksiyonu üstleniyor. Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığını kurarken büyük ihtimalle Türkiye’deki Sünni Müslümanları kontrol altında tutmayı hedeflemişti. Bu anti-laik yapı, dinin devletin belirlediği sınırlar içerisinde kalmasını sağlayacaktı. Nitekim, uzunca bir süre öyle de oldu. Şu anda kurulma amacının dışında Diyanet’in çok önemli bir başka faydası daha olduğu görülüyor. Mezhep, tarikat ve cemaatler üstü bir pozisyonla herkesin ortak olarak sahiplendiği ve önemsediği bir kurum olmuş durumda. Ortak bir çatının ve bir orta yolun ne kadar önemli olduğunu batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlarda görüyoruz. Örneğin Avrupa’da her mezhebin, her tarikatın, her cemaatin ayrı bir camisi var. Hepsi kendi camilerine gidiyorlar. Bu durum Müslüman Toplumun ayrışmasına, hizipleşmesine, birlik olması gerekirken bölünmesine, sadece kendini ve kendi toplumunu gerçek Müslüman olarak görmesine neden oluyor. Türkiye’de bütünlük Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sağlanıyor.
 
Demem odur ki sayın “okurlar”, Diyanet’in namaz, abdest, oruç gibi konularda sağladığı dirlik ve düzeni hayatın diğer alanlarında da sağlaması gerekiyor. Bu sayede Müslümanlar amelleriyle, inançlarıyla, itikatlarıyla bir bütün halinde yaşayabilecektir. Eleştirilere ve sorulara tek ve gür bir şekilde cevap verebilecektir.
 
An samimü-l-qalb…
 


Kar Payı Lobisi / Twitter: @karpayilobisi

Yorumlar

yorumlar