Ana sayfa Manşet İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali: “2001 krizi hayırlı bir krizmiş, bize...

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali: “2001 krizi hayırlı bir krizmiş, bize bir sürü şey öğretti…”

473
0
PAYLAŞ

“Alınan tedbirlerle, özellikle KGF kefaletli kredilerin etkisiyle büyümenin iyi ivmelendiğini görüyoruz. Öncü göstergeler de bu toparlanmayı teyit etmeye devam ediyor”

“Şu anda oluşan iyileşmeler büyük ölçüde kamunun öncülüğünde gerçekleşiyor. Biz daima kamunun öncülüğünde bir büyüme modeli götüremeyiz. Bu bir itme etkisidir. Onun için ekonominin, sadece tüketim harcamaları ile değil, yatırım harcamaları yani üretim dâhil olmak üzere bir ekonomik aktivite ile desteklenmesi, canlandırılması gerekir”

“Bankacılık sisteminin faiz üzerinden pazar payı kapma amaçlı bir mevduat yarışı içerisinde olduğu kanaatinde değilim”

“İş Bankası için çok güvenle söyleyebilirim ki bizim kârımız Türkiye’nin kârıdır, bizim kârımız Türkiye’nin kârınadır”

Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, bankanın 93. kuruluş yıldönümü dolayısıyla yaptığı açıklamada, Türkiye ve dünya ekonomisine ilişkin görüşlerini de aktardı. Geçen yıldan bu yana küresel ekonomik sıkıntılar açısından bakıldığında, daha da yoğunlaşan gündemlerin söz konusu olduğunun altını çizen Bali, Uluslararası Finans Enstitüsü’nün 217 trilyon dolar ile rekor bir seviyede küresel borç miktarı açıkladığını, bunun çok ciddi bir rakam olduğunu belirtti. Bali, GSYİH’nın yüzde 327’sine tekabül eden bu rakamın aslında global krizin beklenmeyen adreslerde bile ne tür hasarlar yaratıp sonra borca dönüştüğünü, bu sarmalın içinden tamamen çıkılmadığını gösterdiğini söyledi.   

Ülke olarak yurtiçi ve yurtdışı sıkıntılara aslanlar gibi direniyoruz

Adnan Bali, global ekonomik sıkıntılar ve bunların ülke ekonomisine etkilerine ilişkin şunları kaydetti: “Bizim kendi bölgemizde yaşanmış ve yaşanmakta olan jeopolitik gerilimler, küresel krizin faz değiştirse bile hâlâ etkilerini sürdürüyor olması, Avrupa’daki borç krizi, Fed’in tahvil alımlarını azaltacak olması, bunun bizim de dâhil olduğumuz gelişmekte olan ülkeler grubuna sermaye akışlarını etkileme potansiyeli, yurtiçinde de bu arada olağandışı, epeyce siyasi ekonomik gelişmeler… Hatta hiçbir öngörüde yer almayan darbe girişimi dâhil hadiselere rağmen ülke olarak hem yurtiçi hem yurtdışı sıkıntılara karşı tabirim yerindeyse gerçekten aslanlar gibi direniyoruz. Bu kadar çok boyutlu, bu kadar çok taraflı, derin, girift bir ortamda bugün yine bütçe açığı/GSYİH oranı, ekonomideki bir kısım genişletici önlemlere rağmen korunabiliyor. Bunun sürdürülmesi de çok önemli. Bu gösterge yalnızca gelişmekte olan ülkelerle değil gelişmiş ülkelerle de karşılaştırıldığında halen olumlu yönde ayrışıyor. Borç stokunun GSYİH’ya oranı da yine aynı şekilde… Bir miktar büyümenin aşağıya gitmesiyle ilgili olsa da cari açığın GSYİH içindeki payının da çok tehlikeli seviyelerden yüzde 4’lü seviyelere gerilemesi… Bankacılık sisteminin yüzde 15-16’larda sermaye yeterliliği… Sektörde halen yüzde 3’ler civarında olan takipteki krediler rasyosu… Avrupa’ya baktığınız zaman görüyorsunuz, Yunanistan’ı saymıyorum bile, hep çift basamaklı sorunlu kredi oranları var. Onun için aslanlar gibi direniyoruz hâlâ diyorum. Yapısal olarak hakikaten sağlam olan makroekonomik temellerimiz yeri geldiğinde karşılaştığımız sorunları çözmede de bize esneklik sağlıyor.”

Türkiye’nin çevresindeki, bölgesindeki ülkelerle yaşadığı bazı sorunların çok kalıcı bir şekilde devam etmeyeceğini öngördüğünü belirten Bali şöyle konuştu: “Türkiye ihracatının yüzde 47’si Avrupa Birliği ülkelerine yapılıyor. En fazla ihracat yaptığımız ülke Almanya… Temmuz verileri, TİM’in öncü göstergeleri Almanya’ya ihracatın artmaya devam ettiğini gösteriyor. Yani siyaset bir taraftan, ticaret de bir taraftan yoluna devam ediyor. Doğrudan yatırımların yaklaşık yüzde 75’i Avrupa kaynaklı… Bütün bunları bir araya koyduğunuz zaman o ilişkiler, kısa dönemli bazı siyasi, hatta bir miktarı da normal karşılanabilecek gerilimlere kurban olmaz.”

Yüzde 5 gibi bir büyüme öngörüyoruz

Adnan Bali, Türkiye’nin büyüme performansına ilişkin kamu harcamalarının desteği ve 2016’nın sonlarında makroekonomik tedbirlerde başlayan genişletici önlemler sayesinde ekonomide yeniden hızlı toparlanma gerçekleştiğini, bütün bunlara rağmen 2016 yılında yüzde 2,9 gibi bir büyüme yakalanabildiğini ifade etti. Alınan tedbirlerle, özellikle KGF kefaletli kredilerin etkisiyle bu yıl büyümenin iyi ivmelendiğinin altını çizen Bali, öncü göstergelerin bu toparlanmayı teyit ettiğini vurguladı. Bali, “Avrupa Birliği’nde kriz sırasında ekonominin canlandırılması için toksik varlıkların satın alınması gibi yollara başvurulurken bizde KGF enstrümanının çok iyi bir zamanlamayla ve iyi bir şekilde uygulandığını düşünüyorum” dedi.

Çok kısa süre içinde 185 milyar liralık bir limitin bankalara tahsis edildiğini, bunun yine kısa süre içinde kullandırılmasında bankacılık sisteminin iyi bir sınav verdiğini söyleyen Bali, şöyle devam etti: “Biz daima kamunun öncülüğünde bir büyüme modeli götüremeyiz. Şimdi bütün mesele, bu ivmelenmeyi daha kalıcı kılacak ve sadece kamunun öncülüğüne dayanmaksızın da gerçekleştirecek şekilde önlemler almak… Ben bunu şuna benzetiyorum; eskiden araba marş basmadığı zaman itilirdi, bir süre sonra motor çalışır, ondan sonra bırakırdınız. İlk önce siz iterdiniz yani, ondan sonra kendi dinamiğiyle giderdi. Kamu bu anlamda gereğini yaptı, şimdi de ekonominin kendi dinamiğiyle gitmesini sağlayacak özel kesim inisiyatiflerine ihtiyaç var. Özel kesimin sadece tüketim harcamaları ile değil, yatırım harcamaları ile de büyümeyi desteklemesi gerekir. Burada dış konjonktür de önemli… Dış talepte, özellikle Avrupa ekonomilerindeki toparlanmalara bağlı olarak bir miktar canlanma var. Bu da destekleyici bir unsur…”

Reel kredi artışıyla büyüme arasında çok ciddi bir ilişki olduğunu söyleyen Bali, ekonomik büyümenin yüzde 5’in üzerinde seyretmesi için reel kredi artışının yüzde 10 civarında olması gerektiğini kaydetti. Bali, “Şu anda yüzde 21’in üzerinde bir kredi artışı var. Enflasyonun da yılsonu itibarıyla yüzde 10’u aşmayacağını dikkate alırsak, kredilerde 10 civarında bir reel büyümenin olabileceğini, bunun da yüzde 5 gibi bir büyümeyi destekleyebileceğini, oraya yakınsatabileceğini öngörüyoruz” değerlendirmesini yaptı.

Kurlar bir süredir daha istikrarlı, yüzde 9 – 9,5 bandında bir enflasyon gerçekçi

Adnan Bali, döviz kurları, cari açık ve enflasyon beklentileriyle ilgili de şu değerlendirmeyi yaptı: “Kurlar, son dönemde belli bir istikrar içerisinde gider gibi görünüyor. Ama yükseldiği yer itibarıyla bakıldığında, Türkiye için bir rekabet gücü de yaratmış durumda. Bu rekabet gücü ile öngörülebilirlik bir arada olduğu zaman ve Avrupa ekonomileri, yani en büyük ihracat gerçekleştirdiğimiz ekonomiler bu toparlanma sürecine devam ettiğinde ekonomiye dışarıdan da bir büyüme imkânının gelebileceğini öngörebiliriz. Turizmde çok ciddi bir dip yaptıktan sonra bir miktar canlanmayı görmeye başladık. Ama hâlâ cari açık açısından beklenen katkıyı gösteremiyor. Petrol fiyatları, yılın 5 ayında geçmiş döneme nazaran bir miktar daha yukarıda gerçekleştiği için yüzde 4,5 civarında bir cari açık/GSYİH oranı görüyoruz. Tabii burada önemli bir makroekonomik gösterge olarak enflasyonun seyri kritik… Biraz kurdaki istikrarlı sürecin devam etmesini, tarım ve hayvancılıkta özellikle gümrük vergilerinin indirilmesinden kaynaklanan gıda fiyatları üzerindeki olumlu etkiyi ve petrol fiyatlarındaki yükselişin sınırlı kalmasını dikkate alarak, aşağı yukarı yüzde 10’un altında, 9 – 9,5 bandında bir enflasyonun gerçekçi olabileceğini düşünüyorum. Hızlı kur artışlarının gecikmeli etkilerinden beslenen enflasyon olgusu biraz geride kaldı. Kurlar epeyce bir süredir benzer seviyede gidiyor, geliyor. Dolayısıyla bundan sonra asıl performansımız; bu kısa dönem gelişmelerinin yanı sıra orta – uzun vadeli katma değer yaratan, üretimi destekleyen, üretimde ithalata olan bağımlılığı azaltacak Türkiye’nin hazırlamış olduğu yapısal dönüşüm ve reformların hayata geçirilmesi konusundaki kararlılığı sürdürmek olacaktır.”

Faiz üzerinden pazar payı kapma amaçlı bir mevduat yarışı olduğu kanaatinde değilim

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, mevduat faizlerindeki yükselişin KGF kefaletli kredilerin kısa süre içinde ve hızlı artışıyla doğrudan ilişkisi bulunduğuna dikkat çekerek sözlerine şöyle devam etti: “Bu kredilerin hızlı artışına paralel bir TL mevduat artışı gerçekleşmedi. Normaldir de bu… Çünkü bunlar ayrı ayrı dinamikleri olan şeyler… Tabii bu dönemde döviz tevdiat hesaplarına da bir miktar geçiş oldu. Bunlar, bankaların hem likidite yapılarında farklılaşmaya yol açtı hem de aynı zamanda sektörde TL kredi/TL mevduat oranlarını yüzde 140’lar seviyesine getirdi. Zaten rakamlara baktığımızda da görüyoruz; 2017 Haziran sonu itibarıyla TL krediler 173 milyar artarken, TL mevduat 43 milyar artmış. Yani aralarında 130 milyar TL civarında fark var. Tabii bu Türk lirasını bir yerden fonlayacaksınız. Bu mevduata yönelmekle olur, para piyasaları ve Merkez Bankası kanalıyla olur ya da yurtdışından elde etmiş olduğunuz veya yurtiçindeki yabancı para kaynaklarınızı swap işlemleriyle Türk lirasına dönüştürmek suretiyle olur. Bu süreç içinde doğal olarak bunların hepsine yüklenildi. Mevduat faizlerindeki hadise, bunun bir sonucuydu. Yoksa bankacılık sisteminin faiz üzerinden pazar payı kapma amaçlı bir mevduat yarışı içerisinde olduğu kanaatinde değilim.”

Faizlerin yükselmesi sadece borçlu olanlar veya kredi kullanacaklar için değil bankalar için de hem kârlılık bakımından hem takipteki krediler açısından sorundur

Bali, ticari kredilerin yılın ikinci yarısında ilk yarıdaki gibi artmayacağını öngördüklerini ifade ederek, şu değerlendirmeyi yaptı: “Haziran ayına göre mevduat faizlerinde bir miktar gevşeme görüyoruz. Yüzde 15’lerin üzerine kadar çıkmıştı, şimdi 14, hatta 14’ün bir miktar altına doğru gidebiliyor. Biz faizde aşağı yönlü bir trendin daha olası olduğu yönündeki görüşümüzü koruyoruz. Fonlama kaynaklarımızın yüzde 55-60 civarındaki bölümünü mevduat oluşturuyor. 40-45 gün içerisinde Türkiye’de bankacılık sisteminde bütün mevduat yeniden fiyatlanıyor. Dolayısıyla yükselen faiz, bankacılık sistemine zarar veren bir sorundur. Maliyetleri artıracağı için hem kârlılık hem de takipteki krediler yolu ile aktif kalitesinde olumsuz etki yaratır. Serbest piyasa mantığını bozmadan burada daha makul faiz oranlarının oluşması için ne yapabiliriz diye kafa yormanın doğru olduğunu düşünüyorum. Yani hemen teorik bir yaklaşımla ‘serbest piyasa mantığı neyi gerektiriyorsa onu yapalım’ demek yeterli değil. Tabii ki serbest piyasa mantığının bozulmaması ve onun özüne halel getirilmemesi gerekir. Ama yönetme hadisesi de bizatihi bazı şeyleri kendi olağan dinamiklerinin dışındaki noktalara götürebilme imkânlarını görme, deneme, uygulama işidir, uygulama sanatıdır. Son dönemdeki gerek kur artışı gerekse ekonomideki daralma, darbe girişimi sonrasında kamu tarafından serbest piyasa diye kendi haline bırakılsaydı… Örneğin kredi yapılandırmaları yapılmayıp, KGF kredileri devreye sokulmayıp bankacılık sistemindeki takipteki krediler, serbest piyasa diye kendi haline bırakılarak ekonomiye daha büyük hasarlar, banka bilançolarına büyük hasarlar bırakacak olsaydı, biz çıkıp ‘serbest piyasa mantığı bu, tabii ki doğrusu budur’ mu diyecektik? Denmedi. Kamu sorumluluk aldı. Ve o sayede de bizim bilançolarımızda bunun bugün olumlu karşılığı var.”

Banka bilançolarındaki iyileşmenin karşılığının bütçe açığı/GSYİH oranındaki artışta görüldüğünün altını çizen Bali, buradan elde edilen imkânların da bankacılık sistemi tarafından, doğru yönde kullanılması gerektiğini söyledi. Bali, “Sadece kendi bilançolarımızın teknik, kitabi doğrularına değil, ekonominin genel doğrusuna, iş yaptığımız muhataplarımızın da doğrusuna kullanılmalıdır. Bu da hissedar değeriyle çatışan, orta – uzun dönemli bakış açısıyla çatışan bir şey değildir. Çünkü biz çeyrek bazlı, kısa dönem anlayışıyla işimizi yönetmiyoruz. Çeyrek bazlı yatırım yapacak olan bir hissedara göre de hareket etmiyoruz. Biz kalıcı, sürdürülebilir, istikrarlı performans için çalışıyoruz” yorumunu yaptı.

İş Bankası olarak bu dönemde dengeli iki ayrı politika izlediklerini aktaran Bali, bunlardan birinin, yurt içindeki yüzer gezer TL mevduata aşırı faiz vermek yerine, yurt dışı borçlanma imkânları ve yurt içi mevduat kanalı ile elde ettikleri yabancı para fonları swap işlemleriyle Türk lirasına çevirmek olduğunu söyledi. Bali, “Böylelikle yarışa, yarış tabiri doğruysa o denli agresif katılmamak için elimizden gelen çabayı gösterdik. Diğeri de Türkiye bankacılığı için bir ilk olan, yurtiçinde nitelikli yatırımcılara Türk parası cinsinden sermaye benzeri tahvil ihracıydı. 1,1 milyar Türk liralık satış gerçekleştirdik. İhraç, emeklilik fonları, yatırım fonları ve serbest fonların yanında nitelikli bireysel ve kurumsal yatırımcılardan da büyük ilgi gördü. 10 yıllık nihai vadesi ile bu aynı zamanda en uzun vadeli Türk lirası cinsinden özel sektör ihracıdır. Hem bir Türk lirası kaynak elde ediyorsunuz hem de bunu özkaynağınıza ekleyerek kredi hacmini ve kapasitesini genişletecek şekilde kullanıyorsunuz” dedi.

Adnan Bali, şöyle devam etti: “Bir de tabi hadisenin milli bir boyutu var. Türk bankaları olarak hep sermaye benzeri yabancı para ihraçlarını,  sermaye yeterlilik oranları düşme eğilimine girdiğinde yurtdışında gerçekleştirdik. Deyim yerindeyse sermaye yeterlilik rasyosundaki ilave puan karşılığı biz de yurtdışına prim ödedik, daha açıkçası yurtdışından sermaye yeterliliği satın alıyoruz. Yurt içerisindeki bu ihraçlarla bir yandan tasarruf sahibine yeni bir alternatif sunmak bir yandan da Türkiye ekonomisinde Türk lirası tasarrufların artmasını ve vadenin uzamasını sağlamak mümkün… Özkaynaklarınıza da katkı sağlayan bu çok amaçlı enstrüman belirttiğim gibi ilave ödediğiniz primin yurt içinde kalıyor olması bakımından da önemli diye düşünüyorum.”

İş Bankası için çok güvenle söyleyebilirim ki bizim kârımız Türkiye’nin kârıdır, Türkiye’nin kârınadır.

Adnan Bali bankaların kârlılıklarıyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı: “Ekonomi sıfır toplamlı bir oyun değil. Biz kâr ederken, birini zarar ettiriyor değiliz. Bir tarafın kârı diğer tarafın zararı değil. Ekonomik büyümenin olduğu yerde tarafların hepsi kazanabilir. Katma değerin olduğu yerde herkes kazanır. Değer yaratma zinciri budur zaten. Siz tasarruf sahibinin fon fazlalarını alır değerlendirirsiniz, ona değer yaratırsınız. Siz bunu operasyonel maliyetlerinizi ve kabul edilebilir bir kârlılığı gözettikten sonra kredi olarak ekonomiye enjekte edersiniz. Bunu kullanan müteşebbis, işi gücü olan, yatırım yapan insanlar istihdam da sağlar ve bu suretle katma değer yaratırlar. Yarattıkları katma değer, bankacılık sisteminden kullandığı kredi maliyetlerinin üzerinde olduğu sürece kendi kazancını elde eder, bankacılık sistemi de kendi kazancını elde eder, mevduat sahibi veya fon fazlası olan da kendi kazancını elde eder. Bunların hiçbirinin diğerini kıskanması gerekmez. Hep işaret ederim; mutlak büyüklükler halinde kârlara bakarak bu konuda bir değerlendirme yapmamak gerekir. İş Bankası’nın bugün 40 milyar Türk lirası özkaynağı var, bunu devlet tahvilinin sunduğu getiri ile değerlendirirseniz zaten 4 milyar Türk lirasının üzerinde bir gelir elde edersiniz. 1.371 şube, bu kadar teknoloji yatırımı, 25 bin kişilik istihdam ile riskler barındıran bir işi doğru risk yönetim teknikleri ile yapıyorsunuz. Onun için sektörde yüzde 14-15 civarında bir özkaynak karlılığının çok makul ve bugünkü tabloda, özellikle bankacılık sisteminin fonksiyonu açısından kritik olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz yüzde 15’lik sermaye yeterlilik rasyosunu koruyacaksak, bunu korumamız bize yeni kredi verme imkânları sağlayacaksa yüzde 15 civarında bir özkaynak karlılığını da korumamız gerekiyor. Ekonomik büyüme için kredi lazım, kredi için özkaynak lazım, özkaynaklar için de bankaların kâr etmesi lazım. Kârları buharlaştırıyorsanız, oraya buraya transfer ediyorsanız, eleştirileri anlarım o zaman… Hâlbuki biz kârları buharlaştırmıyoruz. Örneğin İş Bankası olarak alıyoruz, özkaynağımızın üzerine ilave ediyoruz. Türkiye’ye yeni kredi imkânı olarak kullandırmak üzere özkaynağımızı güçlendiriyoruz. 40 milyar Türk lirası özkaynağı bu ülkede bu yolla biriktirdik. Bakınız şurası da çok önemli; daha Basel, uluslararası mevzuat, hatta BDDK yok iken kâr dağıtımına ana sözleşmesinde üst sınır koymuş bir bankayız biz. Bizim böyle müdebbir bir sermaye ve ortaklık yapımız ve vizyonumuz var. Ben böyle bakıldığında özellikle kurumumuz için çok güvenle söyleyebilirim ki bizim kârımız Türkiye’nin kârıdır, bizim kârımız Türkiye’nin kârınadır. Onun için aynı anlayışta çalışmaya devam edeceğiz.”

Zamanında yaptığımız işin bankacılıkla alakası yoktu

Kâr tartışmalarından ziyade bankacılık sisteminin geçirdiği büyük dönüşümün önemli olduğuna değinen Bali, 2001 krizinden önce krediler toplam aktiflerin sadece yüzde 30’unu oluştururken krizde bu oranın yüzde 20’li seviyelere gerilediğini, bugün ise yüzde 60’larda olduğunu söyledi. Bali şöyle devam etti: “Aradan geçen süre içerisinde biz asıl işimize gücümüze döndük, asıl fonksiyonlarımızı yerine getirir olduk. Siz yüzde 30-35 civarında reel getiriyi açık pozisyonla elde ediyorsanız, sizin ne sermaye yeterlilik sorununuz olur ne de kredi verme gibi bir kaygınız olur. Krediyi veriyordunuz devlete, en risksiz olana, en yüksek getiriyle. Açık söylemek gerekirse, o yıllarda yapılan işin bankacılıkla alakası yoktu. Bugünkü bankacılık sistemi çok ciddi dönüşüm geçirmiştir. 2001 krizi bu açıdan hayırlı bir krizmiş. Bize bir sürü şey öğretti. Hem uluslararası standartlar hem yerel standartlar hem de yönetim kalitesi çok iyi gelişti.”

 

Yorumlar

yorumlar